MÜZİK ODASI

1987

Nejat İşler - 20 Kasım 2008
15 yaşıma girmiş, aşık olmuş, İstanbul'u esir eden karda çok eğlenmiştim. En büyük sorunum, sabahları okula gitmek için kalkıp, ince tüyler halindeki sakal ve bıyığımı tıraş ederken, önceki gün ortada görünmeyen davetsiz bir ergenlik sivilcesiyle karşılaşmaktı. Lisanslı basketbol oynuyor, okulu kırıp seks filmlerine gidiyor, yeni Galata köprüsü inşaatı yüzünden Haliç'in dibinden çıkan çamurlarda altın arıyordum.

O sene, sonradan adı kısaca Avrupa Birliği olan, Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'na tam üyelik başvurusu yapmıştık. Halk oylaması yapılmış, siyaset yasaklı olan Erbakan, Türkeş, Demirel, Ecevit tekrar hayatımıza girmişti. Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral, Çernobil nükleer santral patlamasının Karadeniz'e hiçbir zarar vermediğini kanıtlamak için gazetecilerin önünde Rize çayı içiyordu. Galatasaray şampiyon, Fenerbahçe maalesef acıların takımı, erkeklerin saçları "Prekazi modeli"ydi. Baş örtüsü yasağı o sene YÖK kanununa koyuldu ve baş ağrısı yaratmaya başladı. Cem Karaca, atıldığı vatandaşlığa kabul edilmesi için, Turgut Özal tarafından memlekete davet edildi. Böylece davadan dönenleri aşağılayan 'dönme' lafı, yeni bir anlam kazandı. Milli davamız 'erovizyon'a o sene, bence bu toprakların yetiştirdiği en rock'n' roll hatun olan Seyyal Taner katıldı. 'Muhsin Bey' bizi kalbimizden vururken, 'Afrodit' filmiyle Banu Alkan içimizi gıcıkladı.

1987 yılına gelene kadar, Erhan Konuk'un 'Pop Saati', Yavuz Baydar ve Hülya Tunçağ'ın 'Stüdyo FM'i, Polis Radyosu, DJ Hakan Gündüz'ün karışık kasetleri, mahalle kasetçileri, Almanya'daki akrabalar ve kesin dönüş yapmış olan ailelerin çocukları olan okul arkadaşlarımız, ecnebi müzik dünyasıyla olan bağlarımızdı. Dolayısıyla olanı biteni pek takip edemiyor, kısıtlı imkanlarımızla arşiv yapmaya çalışıyorduk. İstisnaların dışında, benim yaş gurubumda olan müzik dinleyicilerinin çoğu, belli bir müzik türünde yakın takip yapamıyordu. Genelde 70'lerin grupları üzerinden tartışıyor, plak peşinde koşturuyorduk. Derken 31 Aralık 1986 gecesi, adet olduğu üzere, TRT'cilerin yılbaşı kıyağı olan yabancı müzik programında inanılmaz bir şey oldu. Europe adlı bir grup, tüylerimi hala diken diken eden acayip şahane bir canlı performansla 'The Final Countdown' diye bir şarkı çaldı. 2 Ocak 87 günü okula gittiğimde herkes heyecanla bunu konuşuyordu. Şölen yeni başlıyordu.

Uyanık Unkapanı hemen ayak uydurdu bu duruma. Kent Elektronik ve Uzelli'nin dışında rock ve metalle o güne kadar pek ilgilenmeyen firmalar, bir sürü taze albüm getirmeye başladılar. Okul ve sıra arkadaşım Deniz, Beşiktaş'ta şahane bir kasetçi bulmuş, neredeyse her gün yeni bir albümle geliyor, ben de sevdiklerimi evde çoğaltıyordum. Nihayet Dünya'da 'mainstream' olan bir şeyleri,çok gecikmeden dinliyorduk. Ve o ara ana akım 'hard rock' tı.

Arka arkaya albümler patlıyor, biz de zevkten dört köşe oluyorduk. Def Leppard, Guns'n Roses, Mötley Crue, Cinderella, Ratt, W.A.S.P., Poison, Stryper, Bon Jovi, Van Halen, Aerosmith, AC/DC, LA Guns, Firehouse, Badlands, Alice Cooper, Dokken, Kiss, The Cult, UDO, Warlock, White Lion, ve daha neler neler. Yaşımız gereği, yaşadığımız hayata ve bulunduğumuz coğrafyaya isyan etmenin en şık yolunu bulmuştuk işte. Çoğumuz bu şahane ana caddenin paralel ya da kesişen yollarına vurduk kendimizi. Punk, thrash, speed, Allah ne verdiyse.

Sanki bir devrimin ilk anlarının kargaşası her tarafı sarmışken, yine televizyondan, harika bir şey daha giriyordu evimize:Tawny Kitaen. Bu kızıl saçlı dilber, Jaguarların üstünde dans ediyor, şarkı söyleyen adamı şeffaf geceliği ve tanga iç çamaşırıyla deli ediyordu. Tabii ki bizi de. Adam tanıdıktı aslında. Efsane Deep Purple'ın efsane şarkısı 'Soldier of Fortune'u söyleyen arkadaştı. Ritchie Blackmore hırçınlaştıktan sonra o da ayrılmış, kendine bir grup kurmuştu.'Whitesnake'. Albümün adına 1987 deniyordu ve şarkılar hem nalına hem mıhına vuruyor, kasetçalarımızdan çıkmıyordu bir türlü. Sahte bir ahlakçılık uğruna bir sürü hayatın mahvolduğu bir zamanda ve yerde, Whitesnake 1987, her şeyiyle, -gurubun adı, logosu, klipleri, sözleri, müziği, tavrı-,tam bana göreydi. Alamancı amcamın bana iki numara büyük gelen çizmesini çaldım ve lise bitince saçlarımı uzatmaya karar verdim.

Saçlar uzadı, saçlar kesildi, aradan 'grunge', 'ska', 'hardcore', 'house' geçti. Efsane stadyum konserlerinde eğlenildi, galata köprüsü yandı, Ortaköy 'Sis' ve 'Flatline' ile rocker'lara hizmet verdi. Kaset bitti, CD başladı, o da gitti internet girdi hayatımıza. Azaldık, saklandık, kaybolduk. Eski dostlarımızı,en çok da David Coverdale'i aradık, arşivlerde, dükkanlarda, tezgahlarda, radyolarda, yurt dışına çıkan arkadaşlarımızın getirdiği haberlerde, hediyelerde. 89'da, 'Slip of the Tongue'dan sonra grubu dağıttığını öğrendik, 93'te Jimmy Page'le beraber 'acaba dönüyo mu lan?' dedirtti, 97'de ise Vandenberg'le yaptığı akustik Tokyo konseri sanki bir jübile gibiydi. 'Restless Heart' ve 2000'deki 'In to the Light' buruk ayrılık mektuplarını andırıyordu.

Derken 2004 yılı geldi çattı. Muhteşem müzik ilgisi ve bilgisi nedeniyle 'Doktor' lakabını uygun gördüğümüz, çok değerli dostum Ferruh, Tezgah'ta internet başında geçirdiği saatlerden sonra,' Melodic rock' adlı siteyi gösterdi bana. Gözlerime inanamadım. 90'ların başındaki 'Seattle kasırgası'ndan sonra haber alamadığımız bir sürü grup dimdik ayaktaydı. Küçük ama sağlam birkaç şirketle çalışıyorlar, albüm çıkarmaya devam ediyorlardı. Hemen bütün kanalları devreye sokup albümlere erişmeye başladık. 15 yıl önceki çılgınlığa geri dönmüştük yeniden. Ama artık daha olgun bir 'sound' vardı albümlerde. Daha sert, sözleri daha derin, daha acılı. Bir sürü yeni grup vardı adını daha önce duymadığım. Hele Jorn Lande adında öyle bir manyakla tanıştım ki, 2004 model David Coverdale'den başka bir şey değildi. Kulaklarımın pasını aldığı için önce Jorn'a, tanıştırdığı için Ferruh'a ve sonra da interneti bulan adama şükrettim. Ama sarhoşluğun en yüksek noktası, yine aynı sitede gördükten sonra, bir hafta boyunca her aklımıza geldiğinde birbirimize sarıldığımız bir haberdi. Whitesnake toplanmış, turneye çıkıyor, Atina'ya kadar geliyordu.

Pasaportlar, vizeler halledildi. Kalacak yer ayarlandı. Haziran'ın ilk haftası Atina'ya uçuldu. Hayat bizi ödüllendirmekten vazgeçmiyordu. Hastası olduğumuz Queensryche'da iki gün öncesinde aynı yerde konser veriyordu. Geoff Tate o şahane sesiyle bize 'hoş geldiniz' dedikten, babalar şahane bir konser verdikten sonra, iki gün geçmek bilmedi. Plaka meyhanelerinde sarhoş olup saatlerimizi ayarladık. Ve zaman geldi.

Size konseri anlatmayacağım. Çünkü zaten çoğunda kendimde değildim. Hatırladığım az şeyden bazıları, inanılmaz kalabalık olduğu, en öne giderken birkaç kez ezilme tehlikesi geçirdiğim, öne varınca Coverdale'le göz göze gelişimiz, t-shirt standında neredeyse kavga çıkartışım ve inanılmaz rahatlamış bir halde konser alanının olduğu tepeden kente doğru akışımız.

Hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biri, tanışmamızın seneyi devriyesinde, sevgilimin, kaldığım otel odasında, kanun, keman ve darbuka eşliğinde 'is this love'ı söylemesiydi bana. Atina'daki konserde, o kollarımdayken aynı şarkıyı bu sefer ben söylüyordum ona. Kader işte... 'i guess i'll always be a soldier of fortune'.




Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: