Ilımlı İslam Sürecinde Türkiye'de Rock, Toplum ve Kadın

ILIMLI İSLAM SÜRECİNDE ROCK, TOPLUM VE KADIN (3)

Atlantisten Gelen Adam - 29 Kasım 2009

'Kafası karışık insanlar memleketi canım Türkiyem'de, kavramların içinin boşaltıldığı ve kafaların karışmanın da ötesinde "taşlaştığı" zor dönemlerden geçiyoruz. Bu dönemde herkes dikkatli olmalı, tavrını alırken günlük hezeyanları değil tarihsel bakışı gözetmeli. Amacımız yaşadığımız dünyayı ve olayları okumaya ve anlamaya çalışırken hayatı ıskalamamak ve gerçeklikten kopmamak. Örneğin bugün, Ilımlı islamcı iktidarın "Ergenekon" adını taktığı mesele, aslında devlet içerisinde sürmekte olan bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değildir. Adnan Bostancıoğlu'nun deyişiyle "siyasi duruşunu 'ulusalcı ve laik' olarak tanımlayan, Türkiye'nin uluslararası jeopolitiğini ABD'nin etki alanından Avrasya merkezli bir eksene taşımaya niyetli, mücadele taktiği itibarıyla 'klasik darbeciliğe' yakın duran bir kısmı emekli asker ve sivil bürokrasi ile bunların 'çantacılığını' yapan ayaktakımının, ABD'nin açık desteğine sahip, Gülen cemaatiyle ittifak içerisindeki liberal-islamcı kesim tarafından tasfiye edilmesi operasyonudur." Bu meseleye ilerde ayrıntılarıyla değineceğiz. Bu ayki konuklarımız ise, camiamızın değerli isimlerinden; birçok sivil toplum kuruluşunda aktivist olarak görev alan ve "Deli Kasap Hareketinin Ablası" diyebileceğimiz Bahriye Şengün (Nirvana Kedi) ve Deli Kasap'ın kurucu unsurlarından, başarılı grafik tasarımcısı Mazhar Bilgiç. Ilımlı İslam Sürecinde Rock, Toplum ve Kadın'ı konuşmaya devam ediyoruz.

Röportajlar: Murat ARDA

ILIMLI İSLAM SÜRECİNDE ROCK, TOPLUM VE KADIN (3) 

Murat ARDA: -'Yılların kamuoyu araştırmacısı Adil Gür'; "Türkiye'de bir muhafazakarlaşma söz konusu değil tam tersine başını örtenlerin sayısı azalıyor" diyor. Bunu da kamuoyu araştırmalarına dayandırdığını, eğitim ve gelir seviyesi yükseldikçe insanların "esnediğini" öne sürüyor. Yorumlayabilir misiniz?

 

Bahriye ŞENGÜN: Bu araştırmaların ne zaman ve kim tarafından yapıldığını bilmiyorum. Denekler ve metot ne bilmiyorum. Ancak neden ve sonuç bağlamında Türkiye gerçeği ile uyuşmayan çelişkiler var Adil Gür'ün çıkarımlarında. Hatta ben fena halde kuşkucu olduğumdan, okuru yanlış yönlendirebilecek bir çıkarım olduğunu dahi söyleyebilirim.

 

"Eğitim ve gelir seviyesi yükseldikçe..." cümlesini ele alırsak, ben böyle bir yükselme göremiyorum. Evet, eğitimde yükselen bir şeyler var ama bu yükselmenin ibresi, daha dindar, daha milliyetçi, daha hurafeci, daha tabucu bir eğitimi gösteriyor. Gerek okullarda, gerek devletin resmi yayın organlarında yükseltilen şey din, muhafazakarlık, milliyetçilik. Çocuklara yönelik çizgi filmleri izleyin. Karagöz ve Hacivat'ın nasıl sistem karşıtı olduğunu bilirsiniz. 2 Şaman adamı Müslüman yapıyorlar AKP'li belediyeler ve çocuklara mesajlar yolluyorlar. Gerçeği bu kadar çarpık sunan bir yaygın eğitim atağındalar.

Okullarda okutulan kitaplara bakın. Adnan Oktar denen şahsın evrim karşıtı söylemlerini içeren kitabı Milli Eğitimce okullara bedava sokuluyorsa eğitimin ibresinin nereyi işaret ettiği çok açık. Bu ibreyi takip eden insanların başımı örtmem gerekmiyor gibi bir sonuca nasıl varacağını ben kestiremiyorum. Mevcut durum ve Adil Gür'ün vardığı sonuç bana birbirini tamamlayıcı gelmiyor.

 

Kimin gelir seviyesi yükseliyor, onu da bilemiyorum. Benimki yükselmiyor, eriyor da eriyor. Paranın getireceği bir özgüvenden ve gelişmişlikten söz ediliyorsa, Suudi Arabistan dünyanın en paralı insanlarının yaşadığı ülkelerden biri. Kadınları gördüm sokakta. Yüzlerinde altın iplerle işlenmiş peçeli çarşafla geziyorlar. Şekil korunuyor kısaca.

 

Esnek düşünce yapısı sorgulayıcıdır. Sorgulayıcı düşünce Türkiye'de öldürülmüştür. Sunulanı sorgusuz sualsiz kabul eden bir toplumuz. Esnek falan değiliz.

 

Ha tabi burada bahsettiğimiz şeyler "türban takılıyor mu, takılmıyor mu" şekilselliği ile sınırlı şu an. Türbanın niye takıldığını da irdelemek lazım.

 

Mazhar BİLGİÇ: Eğitim ve gelir seviyesinin yanına -belki daha da çok- televizyon, internet gibi etkenleri de eklemek gerek. Muhafazakar ailelerden yetişen çocukların bile dış dünya ile aralarında bir engel kalmadığını düşünürsek bu jenerasyonun büyük bır kısmının dogmalar üzerinden kendilerine katı bir hayat görüşü, ideoloji oturtamayacaklarını, oturtmayı tercih etmeyebileceklerini hatta etmediklerini söyleyebiliriz. Dincilerin deyisiyle "imanı zayıf" bir nesil yetişecek. Tarihin tekerinin ileri doğru döndüğünü ve tarihin uzun bir süreç olduğunu düşünürsek buna "evrim" demek mümkün. Anti laik devletlerin kültür izolasyonu konusundaki katı ve inatçı tavırlarının altında yatan da bu evrilmenin önüne geçme kaygısı.
Aslına bakılırsa tüm farkettiklerimiz Menderes'le başlayıp Erbakan'la devam edip bugün Erdogan

Aslına bakılırsa tüm farkettiklerimiz Menderes'le başlayıp Erbakan'la devam edip bugün Erdogan'la sürmekte olan siyasallaştırılmış dinin ideologlarının verdiği güçle dogmacı gerilerin seslerini gür çıkarma cüretini kendilerinde görebilmeleri. Eskiden daha çoklardı belki ama o zamanlarda kendileri gibi olmayanlarla temasları, televizyon ekranından onların hayatlarını izleyebilmeleri, argümanlar üretebilmeleri ve en önemlisi "Erbakanları" yoktu. Nihayetinde olan şey hem kültürel hem ekonomik anlamda sınıf ayrımının flulaşmasının sonucunda kalabalık şehirlerde bir arada yaşamanın sancılı süreciyle birlikte farklılıkların göze batması, iki tarafın da tehdit altındaki hayat görüşünü savunma refleksi üzerine korku ve nefreti öne çıkaran siyasi bir bulamaç.

 

MA: -Hal böyleyken "Ilımlı İslam" rejimine geçiş yapıldığı bir illüzyon olarak değerlendirilebilir mi?

 

BŞ: Tüm dünyada dinler yükselen bir ivme içinde. Bu sadece İslama özgü değil. Mısırlı bir düşünce adamının yorumlarını dinlemiştim. Adını unuttum. Şöyle bir şey diyordu: "Her düşüncenin bir devri vardır, o devir yaşanmalıdır, bunu önleyemezsiniz." İslam da dönemini yaşayacaktır. İnananların sayısına bakarsak oldukça büyük taraftar bulabilecek bir düzenden söz ediyoruz. Ilımlı mı, haşlak mı olur bilemiyorum. Bu kavramların da cılkı çıktı. İslam devrimci ve yenilikçi bir inanış değil. Bildiğim kadarıyla her inanç kendini korumak için vazgeçilmez ve sorgulanamaz tabular üzerine bina edilir. Neymiş bu durumda ılımlı İslam ki? Ben buna ikiyüzlü İslam derim desem desem. Romantizmi, yani tüm kuralları içinde yaşanmayan hiçbir şey aslı gibi değildir.

 

MB: Atatürk'ün derin devrimlerinin ne kadar kısa sürede olduğu bugün bile hayret ve olağandışılıkla karşılanan bir şey. Hal böyleyken soruyu ters çevirerek sormamız lazım: "Ilımlı İslam rejiminden henüz çıktık mı ki girelim?"

 

MA: -Yine Taraf gazetesine verdiği mülakatta Ali Gür Türkiye'de insanların "muhafazakarı oynadığından" dem vuruyor. Örneğin bir devlet kurumuna gittiğinde merhaba yerine "selamun aleykum" dediğinde işinin daha çabuk görüleceğini düşünüp "dilde muhafazakar" tutum alıyor. Bu durum bir kadın olarak seni "rahatlatıyor" mu ve Mazharcığım senin de görüşlerini merak ediyorum?
 

BŞ: Ya çok doğru. İkiyüzlü İslam dediğim böyle bir şey. Yukarıda şekilden bahsetmiştim. Onu burada açabilirim biraz. Toplum şekilci. Toplum iş bitirmek üzere Makyavelizmi hatmetmiş durumda. Her kesim böyle, kentlisi de, köylüsü de.

Bu kafa yapısı bu ülkeye 80'li yıllarda oturtuldu. Baskılarla, kıyımlarla, açlıkla veya refahla yönlendirilen bir dönem sonunda, ki bitmedi bu dönem, insanlar ikiyüzlülüğü seçti. İkiyüzlü insan her yerde, her işinde ikiyüzlüdür. Bu bir düşünce ve davranış ahlakıdır. İslama da uygulanır, Hıristiyanlığa da, Budizme de vs. Esneme noktamız nedir dersen ben işte budur derim. Katma değeri olmayan bir esneme. Rüzgara göre hareket. Ama rüzgarı belirleyen biz değiliz. Birisi estiriyor. Biz de ona göre eğiliyor, bükülüyoruz. Bir formumuz yok. Dik duruşumuz yok. İlkelerimiz yok.

 

Evet, muhafazakarı oynama dönemindeyiz şimdi. Bizde yasalar işlemez, ikili ilişkiler işler. Şimdi devletin ve bürokrasinin muhafazakar olduğu bir yerde siz eğer bundan rahatsızsanız ya kalkıp bu düzeni alaşağı edeceksiniz, ya da gemisini yürüten kaptan olacaksınız. İki şey arasından birini seçmek gerek. Ben toplumumuzun eğitiliş biçiminden sorgulayıcı ve direnen kafaların değil, önüne sunulan her yemeği yiyen midelerin, son derece uzlaşmacı kafaların çıktığını görüyorum.

 

MB:  Bu AKP hükümetinin gelip geçiciliğinin bir ispatı olabilir en fazla. Övündükleri oy çokluğunun içselleştirilmiş ideolojik bir oy olmadığının benim güzel, gariban halkımın işlerini halletmekten tut, "aman istikrar olsun da kriz olmasın" kaygısıyla verdiği oylar olduğunun ispatı.


 

-Laisizmi korumanın otoriter rejim dışında bir yolu var mıdır?

 

BŞ: Otoriteyi reddediyorum.

 

Laisizm karşıtlarının, karşıtlığımızda haklıyız derken yola çıktığı en temel şey laisizmin bu ülkeye baskıyla geldiği düşüncesidir. Baskıyla gelen, başka bir baskıyla gidiyor. Bu da her zaman toplumun hiçe sayılması, hatta telef edilmesi, kültürlerin yok edilmesi demek.

 

Bir değerler dayatması sürecinden geçiyoruz. İnsanlar sürekli didikleniyor sistem tarafından, hileli yönlendirme had safhada. Sistem en büyük tehdit olarak gördüğü özgür iradeyi bastırıyor da bastırıyor. Müthiş bir ilişkisizlik içindeyiz. Kapandık.

 

Dinin bir değer dayatması olarak en büyük prim yaptığı dönemlerden birindeyiz. Çünkü siyasetin, paranın, otoritenin birey üzerinde kullandığı en büyük silahlardan biri din. Atom bombası yanında hiç kalır. 

 

Bizler özgür irademizi savunabilmeliyiz.

Ya bunlar kim, ben niye tenis topu gibi bir o tarafa bir bu tarafa gidiyorum diye sorgulayabilmemiz lazım. İnsan okudukça farklılıkları görebiliyor. Baktıkça değil gördükçe farklı olabilecek şeyler olduğunu algılayabiliyor. Her şey ne kadar derine inmek istediğimizle ve bunu yapabilmek için gerekli donanımları edinme isteğimizle ilişkili. Kararlılık istiyor, emek istiyor. Sunulandan daha farklı bir veya birçok seçenek her zaman vardır ama "kader" denilen en büyük afyon dinle beraber fena halde insanların davranış şeklini belirler oldu. Tembelleştik fena halde. Sorgulamıyoruz. Toplumsal bellek silindi.

Ne zamanki birey olarak benim dediğim tek doğrudur demekten vazgeçebiliriz, o zaman sistemin sunduğunun tek doğru olmadığını kavrayabilme noktasına da açılabiliriz.

 

O zaman zaten dayatmalar biter, toplumsal uzlaşma sağlanır. Siyasal uzlaşma değil,  toplumsal uzlaşma. İnsan onuruna yakışan bir şeyden söz ediyorum. Toplum bu direnci gösterdiğinde siyasetin de kendi varlığını sürdürebilmesi için toplumun direncini kabullenmekten başka çaresi kalmaz. Bu bir hayal mi? Sanmam. Bunun da dönemi gelecektir.

 

Dinsel inanışların bizi tarif eden tek şey olduğunu reddettiğimiz noktada laisizm dediğin yaşam biçimi zaten yürür. İnancın başka bir insan üzerinde baskı unsuru olmasını reddettiğin ve bunu uygulayabildiğin noktada laisizm yoluna devam eder. 

Bir toplum içinde yüzlerce farklı inanç olabilir. Dinler hep adaletten bahseder de nasıl adil olacaksınız? İslamı veya Hıristiyanlığı yüceltirken başka bir dine inanan yurttaşınızı nasıl yorumlayacaksınız? Yok edeceksiniz onu. Ne adına? Bunlar bana çok basit tabirle ayıp geliyor. Büyük insanlık ayıpları.

 

MB: Bazı soruların cevabı siyah veya beyaz olamaz. Henüz geçtiğimiz yüzyılda kalmış bir ülkenin bulamaç çoksesliliğine Umut Sarıkaya tiplemesi "y*rrak gibi adam"ın mantığında politikalarla laf anlatmanın mümkün olamayacağını düşünürken bir yandan da tek partili dönemin müzeye kaldırılası politikasının hoyratlıktan öte bir şey olmadığını düşünüyorum. Her ne olacaksa "zekice" ve "empati"yle olmalı.

 


-Türban bireysel özgürlük olarak değerlendirilebilir mi?


BŞ: Özgürlük kavramının bu tür isimler altında yarılanması saçma sapan bir şey. Türbanın cılkı çıktı. Solcusundan sağcısına hayretle izliyorum türbana yaklaşımı. İfade özgürlüğünü bu şekilde yarılamak ve bayrak yapmak ayıp.

 

Asla saygı duymuyorum bu talebe, çünkü şekilselliği öne çıkaran altı korkunç derecede uçurum bir hareket. Çünkü yalan ve otoritenin güdümünde bir hareket.

 

Ne oldu genç kızlarımıza birden bire 80'li yıllarda da türban aşağı türban yukarı diye dolanmaya başladılar? Başları açık onca kız neden kapandı birdenbire? Nereden geldi bu aydınlanma? Okumak istiyorum diye bağıran kızlar niye illa da türbanla okumak gerektiğine inanır oldu?

 

Saçın görünmesinin veya görünmemesinin önemi nedir iyi bir dindar olmak için? Saçın cinsel kışkırtıcılığın tek nedeni olarak gösterilmesi büyük bir hile. Daracık taytlar üstüne kalça hizasında biten bir tunik giyip, yüzünü allayıp, pullayıp da nasıl karşı cinsten gizleyeceksin kendini? Niye çarşafı da işin içine katamıyorlar. Bu şekli kim belirledi? Niye bu işin modası var? Niye annem gibi bağlamıyorlar kafalarını da, binbir estetik kaygı ile bağlanıyor türban? Maksat karşı cinsin dikkatini çekmemek ise neden dikkat çekmek için bu işin modasını yaratıyorlar ve takip ediyorlar? Tesettür giyim sektöründe ne kadar büyük bir para dönüyor sormak lazım. Ali Gür bence bunu da araştırmalı.

 

Peki, sorun gizlenmek değilse nedir? Bu mağdur genç kız imajını pompalamak niyedir? Genç kızlarımız mağdur edildikleri binlerce şeyin önüne neden türbanı ilk sıraya koyar oldular? Bu noktayı sorgulamak lazım. Orada da nedenler malum. Bir devrin neredeyse ülkede devrim yapmak üzere olan, toplumla müthiş bütünleşmiş solcu gençlik kimliğinin karşısına sağcı siyasal İslamcı genci koymaktı amaç.  Faşizm kendi dengelerini yaratmak üzere, bu noktada kadını araç olarak kullandı. Kadın simgesi hele de bizim toplumumuzda çok önemlidir çünkü. Anayı çağrıştırır, acımayı ve sevgiyi çağrıştırır, masumiyeti çağrıştırır. Hareketin bayrağı da türban olsun dediler. Olsun peki.

 

Ben kısaca şunu derim. Okumak isteyen gider okur. Bu yalanın aleti olmaz. Ondan sonra da yapmak istediği ne ise yapar. Siyasal İslamı mı getirecek, çalışır, olursa getirir. Ama bana türbanı verin yoksa gözlerim görmüyor, okuyamıyorum noktasına getirilen bu durum tepeden tırnağa yapaylık kokuyor. Saygı duymuyorum bu nedenlerle.

 

MB: Değerlendirilir. Değerlendirilmeli de. İnadına değerlendirilmeli. Her şeye rağmen değerlendirilmeli. Eğer "doğru" bir şeyler yapılacaksa "doğru" yerden tutmalı.

-Türban yasaklandığında sorun çözülür mü? Türbanı dayatan erkeğin durumuna bir yorum getirebilir misin?

 

BŞ: Bu hükümet siyasete giden yolunun basamaklarını döşerken özgürlük söylemi üzerinde çok durdu. Malum Tayyip Erdoğan, şiirleri vs. İlgimi çekmişti o zamanlar, takipte kaldım bir süre. Dağ fare doğurdu, değişik bir şey olmadı. 80'li yılların tepeden tırnağa yalan söylemleriyle beslenen, tırsak hale getirilmiş bir kitlenin kandırılmasıyla sonuçlandı "özgürlük" vaatleri. Bu kitleye verdikleri mamalardan birinin markası türbandı.  Beslediler, büyüttüler, oy kullanacak hale getirdiler. Tamam güzel. Ee!!!  Şimdi Meclis ellerinde. Anayasa Mahkemesinin başına, YÖK'e kadar kendi adamları geldi. Ama yasa çıkamıyor? Niye? Ne oluyor da o büyük özgürleşme hareketinin son kazmasını vuramıyorlar? Türbanlı kızlarımız masum ve mağdur diyerek gözyaşlarıyla TV'lerde nutuk atan bu adamlar ne yapıyor şimdi? Timsahlar ülkesindeyiz galiba, ne dersin?

 

Bu ülkede türban sorunu diye bir şey yok!

Elimize bir oyuncak veriyorlar, kur kur zembereğini, oyna. Arkadan götürüyorlar da götürüyorlar. Kimse sağlık yasasını, sigorta yasasını, emekliliği, eğitimin çürümesini, terör yasasını, enerji yasasını, maden yasasını, GDO'ları, tohum yasasını, tarımın yok edilişini, ormanların katledilişini, mecburi askerliği, talanı, yalanı vs tartışmıyor da türban tartışıyorsa hala, gözler kör. Geleceğimizi belirleyen onca şeyin yanında türban da ne ola ki?

 

Bana internetimi yasaklıyor adamlar yahu! Bu mahkemelerin başka işi yok mu? Namusumu koruyacakmış, beni PKK'dan koruyacakmış.  Ben satılmıyorum et pazarında. O pazarı yaratan durumu ortadan kaldırsın. Doğudaki savaşın yarasını internet kapatarak mı saracak, akıtılan kanı, yanan onca canı böyle mi gizleyecek bizden. Yasaklara karşı olana bakar mısın?

 

Bana "soru"n diye dayattıkları şeyi ben sorun kabul etmiyorum. Bu ve benzeri yapay sorunların ardına gizledikleri binlerce gerçeğin örtülmesini sorun kabul ediyorum. Bilmem anlatabiliyor muyum?

 

Türban yasağı veya serbestisi, Erbakan'ın açtığı fabrika çukurlarına benziyor. Üstüne hiçbir şey bina edilemeyen, çünkü amacı da öyle olmayan çukurlar. Böyle çok çukur açtılar yaşamımıza. 

 

Kızlarımız bunu görüyordur umarım. Neye alet edildiklerini. Bunları kendi içlerinde irdelemeleri gerek. O zaman özgürleşecekler. Kadın olarak değil insan olarak özgürleşmek lazım. Cinsiyetçiliğin kullanıldığı en çirkin durumlardan biri de türban.

 

Geçende bir taksici ile konuştum. Bilirsin benim sürücülerle muhabbetim pek çoktur. Çünkü onlar kenti yaşar, kent insanının ruhunu 5 dakika da sürse bir yolculuk sırasında okuma ve gözleme kabiliyetine sahiptir.

 

Neyse, şoför diyor ki "benim kapalı semtlerden aldığım müşteriler çok ilginç. Bazıları takside üstünü değiştirecek kadar profesyonelleşmiş. Yani evden kapalı çıkıyor. Ama araçta değiştiriyor üstünü. İnanamazsınız". Evet, baskı var. Ama bizde her şeye baskı var. Alıp da "erkek karısına kapan diyor, vah vah" diye ayırmayacağım. Kadının mücadele edeceği, karşı duracağı o kadar fazla ataerkil şey var ki yaşam biçimimizde! Kadına baskı yapan erkek de baskı altında fena halde. Körle yatan şaşı kalkıyor. Kadın, erkek gözlerimize canımız gibi davranmamız lazım. İyi görmemiz lazım. Birbirimizden hınç almak noktalarındayız. Erkek kadından, kadın erkekten, Türk Kürtten, Kürt Türkten, insan insandan hınç alma noktasında. Hastalandık sanırım iyice. Sakatlandık. İyileşmemiz gerek bir an önce.

 

Teşekkür ederim.

 

MB: Türban yasaklandığında sorun çözülür mü sorusunun cevabını hepimiz biliyoruz. Toplumu evriltmenin yolunun hayatları hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığımız insanların evlerine, odalarına kafalarımızı sokmakla olmayacağını düşünüyorum. Bu muhafazakar erkeğe duyduğum kişisel sevgisizliği burada dillendirmek bir soruna çare bulmayı öngöremez. Yakın tarihimizin, kitlesel cinnetlerin sonucunda tahammül edilmez can, mal ve gelecek kayıplarına neden olduğunu, akl-ı selimi kolayca elden bırakmaya meyilli, toprağının gübresi kan olan bir coğrafyada yaşadığımızı unutmamamızı öneriyorum.



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: