ÇAYDANLIK

Şafak Vakti Cihangir

Hikmet Temel Akarsu - 9 Eylül 2010

Şafak Vakti Cihangir
Hatıralar ve Hüzün... 

Ya da 

"Nights in White Satin..."

 İstanbul, 25 Şubat 2010

Her gecenin bir sabahı olur. Fakat bunun Cihangir'de de olacağı ortaya çıktığında herkes şaşar kalır. "Nasıl yani?!" duygusuyla sarsılır. Kadim zamanlardan bu yana hiçbir geceyi sonlandırmayı ihmal etmemiş şafak; aynı işi kaçıncı milyon yıldan bu yana, bir kez daha gerçekleştirmek için devreye girdiğinde bu sıradışı, şaşırtıcı ve ürpertici(!) gerçek karşısında bocalar herkes.

Neşenin hitamı...

Hüznün başlangıcı...

Güzel zamanların sonu...

Üstelik söylenecek sözler henüz bitmemişken... Tutkulu sohbetler sırasında bonkörce servis edilen sahte vaadler daha tastamam sıralanmamışken... Alkollü dimağların ölçüsüz palavraları hovardaca etrafa saçılırken... Geceye dair umutlar henüz tam tükenmemişken... Kadehlerde hala birkaç yudum kalmışken... Garsonların masalara dağıttığı hesap pusulalarını birer idam fermanı olarak görüp sıranın kendine ne zaman geleceğini bekleyen boynu bükük yalnızlar söylevlerini uzatmak, hitabet yeteneklerinin son kırıntılarını da tüketmek için bütün gayretlerini henüz sarfetmemişken... Ve varacağı evindeki soğuk yatakta bir başına nice yıllar geçirmiş olmaktan dolayı yaralı, bezgin erkekler, tam da yeni aşk sözcükleri bulabilmekten umudu kesmiş olarak bundan sonraki bütün ömürlerini artık kaldırım kafelerinde tüketmeye yeminler edecekken...

Cihangir'de kış... Nemrut ve soluk...

Kapalı mekanlardaki sigara yasağı insanları sokağa dökmüş. Buz gibi havada titreyerek sigara somuruyor herkes. Uhrevi bir tütsü ayini için oraya gelinmişçesine; deli gibi tütün içiliyor. Dumanın her türlüsü yükseliyor masalardan... Sigara, sigar, puro, pipo ve daha adını sayamayacağımız niceleri...

Sokak sobalarının ısıtamadığı Cihangir gecelerinde, naylon rüzgarlıklar arasında titreyerek oturmuş, nefeslerinden buğu yükselen tutkulu erkekler, kaçıncı kadını bezdirmiş ve tüketmiş olduklarının hesabını şaşırmışken, güneşin az zaman sonra ortaya çıkarak bütün gerçekleri aydınlatıp sahnedeki yerlerine yerleştireceğini sezdirmesi gerçek bir felakettir. Zaten gerçek, her zaman; her yerde felakettir. Ama Cihangir'de bu, daha da katmerli algılanır: Orada gerçek; ölümcül bir felakettir...

O yüzden onla hiç karşılaşılmak istenmez...

İşte sabun köpüğü eğlenceler, taşkın duygusal şovlar ve "snob" süzüşmeler aracılığıyla, bu felaketlerin sürekli ertelenmek istendiği koca bir infaz bahçesidir Cihangir... Ruha sinmiş beyhudelik duygusunun bir kaç dakika daha ötelenebilmesi için biteviye sahte eğlenceler yaşamak istemenin mekanı ya da...

Kimler yoktur ki bu hazin Getsemani Bahçesi'nde??!...(*)

Edebiyat tutkusunu hala kalplerinden silememiş köklü ailelerin bir baltaya sap olamamışlıktan mütevellit yazar pozuna girmiş mahcur evlatları, mirasyedi görüntüsü vermeden bohem hayatına takılmaya çabalayan; o nedenle sürekli sanatın ayak takımına tavizler veren yontulmuş rantiyeler; hayalleri solmuş, alkolde teselli arayan, geçkin sinema ve tiyatro sanatçıları, tutunamamış edebiyatçılar, ortamcı gazeteciler, devri kapanmış film starları, gedikli aylaklar, part-time kazanovalar, yabancı sefaretlerden kopup gelmiş düşük rütbeli memurlar, egzotizmi yaşadığını sanan tembel-oryantalistler, şark konukseverliğini ve yabancı hayranlığını sömüren işbilir yabancı entelektüeller, kâm almak için devranlara rampa yapmaya çabalayan orta yaşlı koketler, anlaşılmaz ilintiler içindeki yabancı medya mensupları ve mürekkep yalamış "gay"ler...

Hepsi bu mu?... Hayır...

İlaveten; her yaştan kadın ve erkek avcıları, fırsatçılar, kültür piyasasına hava basmak için çıkıp gelmiş para babaları ve yayıncılar ve romancılar ve senaristler ve oyuncular ve binbir çeşit "rate" ve kimi zaman sadece ve sadece dekadanlar...

Hepsi bir ve bir aradadır Cihangir'de... Ve üstelik sabaha kadar biteviye... Eşsiz ve anlaşılmaz bir halita halinde... Ya da daha doğrusu; bir absürdler aşuresi şeklinde...

Kimse şafağın söküşüne, gökyüzünün ilginç renklerine ya da doğanın herhangi bir haline bakmaz. Önemli olan bunlar değil, dağılmış bir dimağ, mide bulantıları, gecenin yorgunluğu, beyhudelik hissi ve gidilebilecek yeni bir yer düşünmenin ölümcül çırpınışlarından dolayı çürümüş bir beynin verdiği acılardır o anda.

Yani buna; "sabahın olması" da diyebiliriz kısaca...

Labirent duvarları gibi dikelmiş; iki adım ötedeki denizin, eşsiz boğazın ve binbir doğa güzelliğinin gözükmesine izin vermeyen alelade karkas apartmanlar arasında başını yukarı kaldırır çaresiz sarhoş insancıklar. O gece; ilk defa o anda farkederler bu varsıl mahallesinin ne kadar berbat ve ruhsuz yapılarla dolu olduğunu. Modernist beton binalar üzerlerine yıkılacakmış gibi gelir. Belki yıkılmazlar; ama orta burjuvazinin kıtipiyos insanlarının yerleştiği bazı dairelerin tül perdeleri ardında belirmiş sinsi kokonaların, sokaklardaki "ayyaşlar"ı polise ihbar etmek için uykularına ara verdikleri saatler de gelmiş çatmıştır.

O şafak saatlerine kadar her yanı sarmış bu müphem duygulanımların ortasında kalakalmış doğuştan "gothic" makyajlı kara bir kelebeğin sokaklara doğru attığı ilk adımlar nasıl olmalıdır?!

Ürkek?.. Kaygılı?.. Tedbirli?... Ya da aceleci?...

Hayır. Kapkara saçları ve bembeyaz teniyle bir ışık halesi şeklinde gecenin ortasına düşen zarif, ince ve uzun boylu kadın, nice yalnızlıkların, anlaşılmazlıkların ve aldatılmaların ve seviyesizliklerin mağduru olsa da; kaldırım taşlarını bile incitmeyecek şekilde adımlarını okşarcasına sıralarken hüznü ile nezaketi arasında kalakalır. O, kendisini tutkuyla izleyen içkinin kabalaştırdığı erkeklere mutsuzluğunu bile göstermek istemez. Çünkü halini gören herhangi birinin mutsuz olma ihtimali bile ona ağır gelir. O yüzden en özensiz espriye bile nazik bir tebessümle yanıt verir o efsunlu kelebek. Vandal ruhlu birinin yapacağı hoyrat el şakasına bile tahammülü vardır. O, hayata karşı itirazlarını kalbine gömmüş, bir seçilmiş elçi gibi insanları refüze etmeden yaşamı sürdürmenin yükünü üzerine almıştı.
...

Kimi zaman bohem eğlencelerinin en çıldırmış anlarında, kimi zaman melankolik bir balladın gözyaşı notalarında, kimi zamansa tastamam dağıtma anlarında o hep ortamların yıldızıydı. Çünkü hiç kimse dans ederken onun kadar zarif ve düşünceli olamazdı. O, bir ayyaşın tutkulu danslarına bile yanıt vermeden edemezdi. Çünkü o, çağımızda çoktan unutulmuş bir hasletin soyu tükenmeye yüz tutmuş son temsilcilerinden biri; belki de bunların en sonuncusuydu: O cidden iyi yürekliydi. Ama bunun nasıl olduğunu size anlatmam mümkün değil! Ancak onu görenlerin birbirlerine el yordamıyla tarif edebileceği kadar sözcüklere sığmayan bir iyi yüreklilikti bu.

O, kimsenin üzülmesini istemezdi... Bunu tasarlamaz; planlamazdı. İlke edinmiş filan da değildi! O, bunu elinde olmadan yapardı. Hayat böyle sürsün gitsin isterdi. Böylesini estetik bulurdu. Bunu hep ister, buna uygun yaşardı.

Peki bu neden gerekliydi?!

Bu çıldırmış çağda bunun bedelleri nedir; biliyor musun evladım? Beyaz tenli, doğuştan "gothic" makyajlı, narin kara kelebek; kısalan ömründe bunca gereksiz ve anlamsız şahsiyete iyi davranmaktan ne umarsın hala?! Biraz daha fazla kendini düşünsene! Heyyy; kendine gel budala kadın; çevrendeki herkes başka yerlerde; demenin anlamı yoktu. O böyle yaşardı. Çünkü elinden başka türlüsü gelmezdi!

Cihangir'in bıçkın ve fakat güngörmüş erkek toplulukları ya da cabbar feminist kadınları arasında belirdiğinde o kara kelebek, kalbimin cızz ettiğini duyumsardım. Her duygunun abartı ve hezeyan halinde aktarıldığı bir sosyal arenaya düşmüş dilsiz bir rahibe gibi derdini anlatma yetisinden yoksundu o. Asla kendini anlatamazdı. Ne kalp kırıklıkları, ne duygusal fırtınalar, ne içsel hüzünler yaşadığını bir türlü dile getiremezdi. Neyse ki bu semtte herkes olabildiğince kibardı da kimse bu çaresiz halini görüp onu hırpalamaya yeltenmezdi.

İçsel dünyalardaki hiddet, husumet ve öfke diplomatça gizlenirdi Cihangir'de. Saygısızlık edilmezdi insanlara. Sadece kibar ve sofistike fesatlar kurulurdu. Ona ise bu bile yapılmazdı. Çünkü bugüne dek kimse onun gerçekte ne istediğini ve neyin peşinde olduğunu anlayamamıştı. O yüzden ona hangi yolla kötülük edileceği bilinemezdi.

Bu benzersiz duyarlılığının karşılığını, hakettiği şekliyle hiç bulmuş muydu diye sorarsanız; bana göre asla! Çünkü şafak vakti Cihangir'de ne onu anlayacak tek bir kimse kalırdı artık; ne de onun kurabileceği tek bir tümce! Gece tüketilmiş olurdu. Kalpte bir buruk sızı ve finale yönelmiş kum saatinde harcanmış bir kum tanesi daha... Hepsi bu...

O efsunlu kadın uzun zamandır yoktu semtimizde. Gitmişti. Eksikliği derinden hissedilirdi. Daha doğrusu ben öyle olduğunu düşünüyordum. Çünkü bu duyguyu çok yoğun yaşıyordum.

Güneyde bir sahil kasabasında, masalsı bir koyda yer alan egzotik bir mekanda çok zaman yabancı turistlerin konakladığı bir balık restoranı işletmeye gitmişti. Görünürdeki nedensellik buydu. Fakat daha büyük olasılıkla biraz uzaklaşmak, depresyonun teslim aldığı büyük kentten bir süre ayrı kalmak istemiş olabilirdi.

Haberleri bana gelmişti sonraları. Balık restoranı onun sayesinde kısa sürede silkinip ayağa kalkmış ve yabancı kotraların ve tur teknelerinin uğramadan edemediği bir ayrıcalıklılık mekanı haline gelmişti. Onu düşündükçe, deniz kabuklarının, balıkçı ağlarının, gemici kandillerinin süslediği, içli, naturel, salaş bir restoran gelirdi gözümün önüne hep. Bir de palikaryaların mavi Akdeniz'den eksik olmayan o hüzünle karışık neşeli ezgileri...

Onun, o ışıltılı, masmavi, tekneler arasına gömülmüş cennet koydaki görünümünü hep gözümde canlandırmaya çabalardım. Hangi müzikleri çaldığını, hangi giysileri giydiğini düşünür hayaller kurardım. Yabancı konuklarına yaptığı nazik karşılamaları bana yapıyormuş gibi mizansenler kurgular, sulanan gözlerimin hatırlatmasıyla bu saçmalamalarıma son verirdim. Ama bir saniye sonra yine onu düşlerken bulurdum kendimi. O egzotik Akdeniz koyunda... O balıkçı restoranında...

O yokken bunu hep yapardım. Özellikle kötü hissettiğimde ve çoğu zaman işte şimdi olduğu gibi tükenmiş Cihangir gecelerinde şafak vakti bu yerde... Burnumun ucu sızlar ve gözyaşlarım nedensiz yere akmak için gözkapaklarımı zorlarken altıncı kata çıkar, tepesi camdan mekana düşen karları seyreder; karşı vadide gözüken masal alemi Topkapı Sarayı ve tarihi yarımadanın karlar kaplı görünümüne bakar, her şeyi unutup; o masmavi dünyayı, sıcak yaz gecelerini ve onu düşlerdim... Güneyin beyaz gecelerini, yakamoz ışıklarını, Akdeniz'in parıltılarını ve onu hayal ederdim. Acaba şimdi ne yapıyordu o masallar aleminde? Biz burada hiçbir anlamı olmayan, kendi icadımız çilelerimizle tükenir giderken...

Kötü geçmiş bir Cihangir gecesinin şafağında, ruhumu yatıştırmak, lapa lapa yağan karı izlerken o balıkçı lokantasını ve Akdeniz "riviyera"sının o narin kara kelebeğini düşünmek için altıncı kattaki bara çıkmıştım. Sabah olmak üzereydi. Son müşteriler hesaplarını toparlarken içeri girdiğim mekanda doya doya kar yağışını izlemiş, beyaza bürünmüş cami kubbeleri ve ışıklandırılmış minarelere dalıp gitmiştim. Yine onu düşünüyordum ama tuhaf bir şekilde yanıbaşımda beliren, egzotik mekanların tadını çıkarmaya ahdetmiş türden bir ecnebi kadınla bugün bile sırrına vakıf olamadığım bir konuşmalar silsilesi sonucunda sosyal-siyasal bir konuyu tartışırken buldum kendimi.

Bu, saçma, gereksiz ve aptalcaydı. Ama sarhoşların başına gelirdi böyle şeyler. Ruhuma dinginlik ararken çıktığım terasta, düşlerimin en çarpıcı manzarası karlar arasında belirmişken ve hayallerimdeki Akdeniz koyları ile o efsunlu kara kelebek gözlerimin önüne gelmişken ben neden bunu yapıyordum ki?!

Neyse ki bir şarklının ciddiye alınır herhangi bir sosyal-siyasal fikri olamayacağına şartlanmış yabancı kadın, yitirilmiş geceyi daha da fazla karartmak istemeyen bir öfkeli yağmur bulutu gibi hiddetle uzaklaşıp gitti ve beni bu aymaz halimden alıkoymuş oldu.

O da gidince; tümüyle yapayalnız kaldım hüzünlü gecenin ortasında...

Biçare ve meyus...

Yağan karlara baktım. Beyaz giysilere bürünmüş tarihi yarımadaya... Boğazın karanlık sularına... Ve şafak sökerken Cihangir damlarına... Yutkundum. Ağlamaklı oldum. Neden bilmiyorum; kendimi o kar tanelerinin arasına bırakıp atmak istedim terastan aşağı. Öylesi bir düşüş belki de en iyisi olacaktı. Bir adım attım terasın korkuluklarına doğru. Kar taneleri düştü yüzüme. Yüzümde eriyen karlar ve gözyaşları karıştı birbirine. Bir adım daha attım korkuluklara doğru. Bir şarkı geldi aklıma o anda. Ciddi ciddi sular akmaya başladı yanaklarımdan. Gözlerimden dökülen ılık damlaların kar ayazından ileri geldiğini düşünmek, sakinleşmek istiyordum. Ama bunu yapamıyor; sicim gibi ılık damlalar döküyordum. Aynı esnada omuzuma hafifçe bir elin dokunduğunu hissettim. Hızla geri döndüm.

"Ne yapıyorsun burada? Bu saatte?" dedi o size anlatmaya doyamadığım saten tenli, beyaz yüzlü masal kadın.

Gözlerime inanamadım. Hemen elimin tersiyle gözümden akan yaşları sildim.

"Sen gerçek misin?" dedim telaş ve saçmalıkla karışık.

Gençlik yıllarımdan anımsadığım bir eşsiz melodi çalındı kulağıma sanki o an: "Nights in White Satin."

"Evet, kuşkusuz!" dedi, uzanıp gözümdeki son damlaları sildi. "Ne bu halin?"

"Hiç," dedim; "Hiç. Biraz hava almak istemiştim."

Sonra gecikmiş bir seremoniyi yerine getirmek bahanesine sığınıp atıldım; boynuna sarıldım.

O da bana sarıldı.

"Sen buradasın! Bu inanılmaz!" dedim. "Mucize gibi!"

"Geldim." dedi.

"Kalacak mısın?" diye sordum.

"Evet. Hep. Artık hep buradayım."

"Bu inanılmaz." dedim bir kez daha.

"Sen neler yapıyorsun?" diye sordu.

"Hiç!" dedim. "Hiç," diye tekrarlayıp bir kez daha sarıldım ona.

Koluma girdi. Terasta birlikte adımlar attık.

Şafak vakti Cihangir'de birlikte kar yağışını seyrettik.

İki konyak istedim garsondan ve bir sigara yaktım.

Bembeyaz yüzü parlıyordu kar ışığında. Upuzun boyu, kapkara saçları, saçaklı kirpikleri ve pudralı makyajıyla yanıbaşımda dururken başına konan kar taneleri ilginç bir görüntü yaratıyordu. "Gothic" bir kuzey kabilesinin beyaz taç giymiş kraliçesi gibi gözüküyordu. "Cool" ve beklentisiz bakışlar atıyordu kar tanelerine. O denli nazikti ki sırf iyi hissetmem için orada olmaya ve donarak ölmeye hazır gözüküyordu.

"Senin fotoğrafını çekmek istemiştim hep." dedim.

"Sabah oluyor." dedi hiç duymamış gibi.

"Hayat neden böyle?" diye sordum.

"Bilmiyorum." dedi.

"Buradasın." dedim.

"Buradayım." dedi.

"Neden?" diye sordum.

"Bilmiyorum." dedi.

Kar taneleri konsun diye uzattı elini...

..............................................

Hatıralar ve hüzün, Kış- 2010 Cihangir
 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: