ÇAYDANLIK

Pinokyolar Gerçek İnsan Olamaz!

Tunca Arıcan - 6 Eylül 2010

Pinokyolar Gerçek İnsan Olamaz!

Türkiye medyasının oldukça özensiz ve üzerine düşünmeden kullandığı kavramların başında "sanatçı" gelir. Televizyonda iki şarkı söyleyen, iki albüm çıkaran ya da herhangi bir gazetede iki yazı çiziktiren kişilerin altına "sanatçı" yazmaya meyletmiş bu medya, artık neyin "zanaat" neyin "sanat" ya da neyin "icra etmek" olduğunu karıştırmış durumdadır. Ee, hal böyle olunca da kimi bakanlar çıkıp Tarkan'ı bazı işlere burnunu sokmaması konusunda uyarabilmektedir. Herhangi bir müzisyenin ya da ressamın sanatçı olup olmadığı konusuna girmek istemiyorum. Keza bu Antik Yunan'dan Nietzsche'ye uzun bir felsefi yolculuğa çıkma zorunluluğunu getirir ki buna benim ne bilgim ne de zamanım yeter. Fakat yaptığı müzik ne olursa olsun bu ülkenin bir müzisyeninin kendine dert edinerek Hasankeyf'in yok edilmesinden, Alliaoni'nin kumla örtülmesine kadar bir takım seri icraatı eleştirmesi o kişiyi biraz daha farklı bir konuma yerleştirir kanımca. Biliyoruz ki, Türkiye popüler kültür camiasında bazı isimler sivrilerek belli bir siyasi konuma çoktan yerleşmişlerdir. Sezen Aksu'dan Tarkan'a, Leman Sam'dan Tuncel Kurtiz'e meramları olan bazı isimler tepkilerini bizzat ya da medya aracılığıyla Türkiye insanına iletmektedirler. Fakat bir çevre bakanının çıkıp da buna benzer bir tepkiye "burnunu sokma" diyerek tehditkâr bir üslupla karşılık vermesi aslında şunu demeye getirmektedir: "Ey Ahali! Her kim ola ki adının altına 'sanatçı' yazdırmayı arzulaya, etliye de sütlüye de karışmadan türküsünü çığırıp parasını ala". Görünen o ki, üzerini örtmeye çalıştıkları binlerce yıllık tarihle birlikte bu ülkenin politik, eleştirel sanat kültürünün de üzerini örtmeye çalışmaktadırlar. Köy Enstitüleri'ni kapatmak için edebiyatçı Sabahattin Ali'nin Hasanoğlan'a gelmesini bahane ederek enstitülere "Komünist yuvası" diyenlerle aynı kafadakiler şimdi de ülkenin bazı sorunlarını dert edinen "sanatçılara", "apolitik olun, haddinizi bilin" demektedirler. Yıllardır meramlarıyla yaşayan icracıyı, müzisyeni, ressamı, heykeltıraşı "kendi işleriyle" ilgilenmeye davet edenler, kendi işlerini yapmak yerine, içine tükürmedikleri heykelleriyle, inşa ettikleri tuhaf kaleleriyle, ağaç mezarları ve fıskiyeleriyle gündelik yaşamı bir tembellik abidesi olan nargileli çay bahçelerine dönüştürmüşlerdir.

Metalcilerin, Başbakan'a işaret yaptı diye gözaltına alınıp "taşlandığı" bu ülkede artık neye burun sokacağız neye burun kıvıracağız ya da nereyi işaret edeceğiz şaşırmış durumdayız. Tüm iktidarların sanattan korktuklarını bilirdik de bu kadar da ürperdiklerini herhalde tahmin edemezdik. Karikatürden korkan bir iktidarın karşısında, Pinokyolar burunlarını uzatarak her yerlere sokabiliyorlar da birileri burnunu bir şeylere haklı bir şekilde sokunca "senin burnunda beyaz bir şey mi var" diye sorgulanıp, korkutulup, kulakları çekiliyor. Dizilerimiz bu kadar "sanatçı" yetiştirdiği için tüm Türkiye gururlanmalı bence. Kim takar Ruhi Su'yu yurtdışına gidememiş de memleketinin doktorlarının elinde ölmüş; kim takar Aziz Nesin'i Sivas'ta adamın biri boşluğa, ölüme savurmuş; kim takar Tarkan'ı burnunu bir şeylere soktu diye kulağı çekilmiş!

Aşk-ı Memnu'nun sonunu dört gözle bekleyenlerin çoğunun o romanın bir edebiyat klasiği olduğundan haberleri yoktu sanırım. Sonu belliydi zaten: "Adam ölüymüş ". Peki, sonunda dirilen neydi? Pazarda bilmem kimin eteğini bilmem kimin şapkasını satan esnaf. Olsun ona da şükür şu krizde değil mi ama! Sanatçının politikayla "yasak aşkı"nın sonunda ölenler olabilir. Ama:

Ölen ölür, kalan "burunlar" bizimdir…

Tunca Arıcan
01.09.2010
 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: