ÇAYDANLIK

O Gün...

Deniz Arslan - 25 Ocak 2011

sabah sen uyurken gizlice soyundum. aynanın karşısına geçip çıplak tenimi inceledim, okşadım.saçlarımla oynadım. daha önce hiç fark etmediğim benler, yaralar, iselikler keşfettim... kalbimin atışını gizledim senden sadece benim için çalsın istedim. o kadar cılız bir melodisi vardı ki.....nerde olduğunu bilmediğim ruhumun içinden geçenleri hayal etmek istedim.

O Gün...

münikürden sahteleşmiş tırnaklarımı kısacık kestim ve yıllardır tırnakların ardına sakladığım etlerim vücudundaki her noktayı yumuşacık buldu. uzun zaman önce çıkardığım hızmanın deliğini oydum..
bir sigara yaktım dumandan rahatsız olmanı umursamadan ardından elime bir makas aldım. saçlarımı hiç istemediğin kadar kısa kestim. oysa her zaman saçlarım ve tırnaklarım anıları yüklenmemde gizlice ortaklık ederlerdi bana, hatıralar kutusunun en mahrem sırlarını fısıldarlardı.....bugün onları azat ettim.

hiç yapamayacağım kadar güzel bir makyaj yaptım, uyanınca beni ummadığın kadar güzel bul istedim.
nefesim o kadar soğuktu ki, soluduğum havayı geri verirken bir tutam tüyünü dansa kaldırıyordu. onlar çaça yaparken ben gizlice koynuna girdim. sen tüm olanlardan bihaber, özgürlüğe horluyordun.

bugün hiç düşünmeden uyandım ve günün devamı da böyle olabilirdi, yani benim için bi mahsuru yoktu.
hiç düşünmeden çıplak tenime sabahlığımı geçirdim. yan dairenin ziline bastım. onlarla tanışmıyor olmam umrumda bile değildi. kapıyı yaşını söylememeye yemin etmişçesine bakımlı bir kadın açtı. sabahın o saatinde gömlek, pantolon, yelekle şekillenmiş entellektüel emekli forması vardı üzerinde. bir kahve içmek istediğimi söyledim; şaşkın gözlerle içeriye davet etti.

ev o kadar düzenliydi ki bir başak burcu kadını olmalıydı. hayatım boyunca hiç görmediğim büyüklükteki vazolar çiçeklerle süslenmişti, mavinin huzuruna sığınıp kitapların yüzeyleri bile mavi jelatinlerle kaplanmıştı. camlar ayaklarımın altında parkelerle buluşuyordu. koyamadıkları çocuk isimlerini evdeki balık, kedi ve tavşanlara iliştirmiş olmalıydılar.. perdeler sonuna kadar açıktı. tertemiz cama gizlice adlarımızı yazdım. kadına da sormak istedim belki onun da yazmak istediği isimler vadır diye, sonra onun ellerinin benimkiler gibi pis olamadığını, tertemiz camda iz bırakmasının imkansızlığını düşündüm. tüm şehir saten sabahlığımı izliyordu, ama ben utanmadım.

güneş etrafından tüm kara bulutları kovmuştu, güneş tazeydi... tüm kuşların karınları toktu, oyun alanına yetişebilmek için uçuyorlardı; o gün tüm insanlar aşıktı... deniz kızları bile pikniğe gidiyorlardı o gün...
elimi ağzıma götürdüm dil izim ve parmak izim birbirini kucakladı... sonra hıçkırmaya başladım; hıçkırarak gülmeye.

kahkalarımın arasından kadının korku dolu gözleriyle karşılaştım. benden korkuyordu. halbuki fazlasıyla normal olan bugünde normallikten nasibimi almış gibi hissediyordum. sonra gözüm duvarda asılı olan antika aynaya ilişti. şaçlarımın bir tutamı kısa bir tutamı uzundu, bu eve yakışmıçak şekilde serseriydiler. kısacık kestiğim tırnaklarım ucundaki etlerim kanla doluydu. sabahlığım rüzgarla buluştuğu anlarda, iç çamaşırı giymemiş olmanın verdiği anlamsız özgürlükle organım şehrimizi selamlıyordu. gözlerimin altındaki mor halkalar acami bir sirk makyözü tarafından kapatılmaya çalışılmış gibiydi. ciğerlerim benden gizli nikotin arıyordu. sabahlığın kuşağı belime sıkıca sarılmıştı. baş parmağım çorabımı delip geçmiş, sinsice bizi izliyordu.

kadının elindeki kahvemi tüm nazikliğimi devreye sokarak aldım.... kadının eli havada kaldı. gözlerinden sular akıyordu, sanki suyun ıslaklığının benim tek ibadetim olduğunu biliyor gibiydi. akan yaşları eliyle silmiyor, yere akıp etrafımı sarmalarına izin veriyordu. yaşların benimle buluştuğu yerde görebildiğim bir bataklık oluştu. kadın koşar adımlarla içeriye doğru giderken gözlerini ve yaşlarını bana bırakmıştı.

elimdeki şefaf kahve bardağını, papatyaların doldurduğu ,en görkemli taşlarla süslenmiş vazonun olduğu sehpaya bıraktım. bedenimi aynadan alıp pencereyi açtım. şehirdeki tüm havayı içime çektim....

bugün kendimi tutamadım ve kahve içmek için gittiğim kadının evinden salıverdim bedenimi aşağıya.

biliyormusun rimelim aktı, rujum bozuldu....
yıllardan beri tutsak ettiğim ruhumu daha fazla zaptedemedim.
Meğersem içimde esen fırtınalar, ruhumun oluşturduğu selden ibaretmiş, koyvermeye gelmezmiş .......

O Gün...



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: