ÇAYDANLIK

Kalamar Döngüsü

Ömür Sezer - 4 Aralık 2010

Sahibinden az kullanılmış satılık zamanlar.

-Ahtapot, Mürekkep balığı, Kalamar hepsi aynı familya.
-Neden renk değiştiriyorlar?
-Saklanmak ya da avlanmak için.

Düğmesine basılıp açık unutulmuş bir makine gibi sürekli aynı şeyi söylüyor hayat. Artık susturmak lazım, makineyi de huzura erdirmek lazım.
Sular altında kalmış odalar. Sahibinden çekip alınmış, satılığa çıkartılmış bir zaman. Zamanından ayrılmış bir insan, ruhu çalınmış bir beden. Salınıp duruyor ipin ucunda. Hep aynı gülüyor, yağmurda bir gözü silinmiş kukla gibi gülümsemeye devam ediyor. Nasıl bir gülümsemeyse insanın nefesini kesiyor. Kesiyorum ipi, yere düşüyor, kolları havada, kesik ipin ucuna bakıyor. Onu istiyor. Bir bütünün uzantısı, ipin ucuna asılmak değil, ipin devamı olmak istiyor. Çarkın bir dişlisi olup, kendi bedenini ezmek istiyor. Tüm bedenlerle aynı anda eziliyor, acı yayılıyor, bir esinti oluyor akıyor, duyulmuyor. Acımıyor ki.
Kolay oluyor. Gönüllü kölelik. Gönül içi boş sandık. Açıldıkça kartlar, bir doluyor bir boşalıyor içi. Umut, aydınlık, karanlık, şaşkınlık. Satılıyor zaman ve ucuna iliştirilmiş insanlık.

Kalamar Döngüsü

-Bu kadın üşüyor.
-Evet, hava soğuk.
-Orada giysiler var, aydınlanıyor.
-Evet.
-Neden uzatıp elini almıyor.
-Alamaz, engel var.
-Ne engeli?
-'İnsanlık'

Varlığım size emanet olsun diye haykırıyor bir çocuk, eti de sizin kemiği de, sadece artarsa eğer küçük bir parça, kuşlara da atar mısınız?

Engel.
Bir engel var. Akacak ırmakların önünde, beynimdeki tüm damarlarını kurutan bir engel. Kendi bedenimden bir engel. Korku henüz koyulmadan yola, en baştan tüm umutları yutan bir engel. Bitmeyen bir yaranma, hiç bozulmayan bir ütü, kıpırdamayan bir taş. Bilmiyorum belki hepsinin arkasında renk değiştirmiş bir korku.

-Hey, çok uzakta değiller koşarsan yetişebilirsin!
-…
-Hey! Sana söylüyorum, yalnızca mavi damlaları takip et, bak hala kurumamışlar!
-…
-Denize gidiyorlar, maviliğe karıştığında bir daha asla bulamazsın onları.
-...
-Hey! Sana söylüyorum lanet olası!!!
-…

Sabaha kadar açık kalıyor lamba, beynimin oyunlarından korunmak için o sarı aydınlığa ihtiyacım var. Bu da beynimin başka bir oyunu. Bunu yazmakta başka bir oyunun parçası. Esas olan karanlıktan korkmamak.

Bir konunun etrafında döner durursun bazen. Bir derdin vardır, kül olmasını istemezsin. Duyulsun, yürüsün, başka avuçların sıcağına dokunsun istersin. Nedeni belirsiz. Ama istersin. Bir intikam gibidir. Ya da daha doğrusu, bir rahatlama umudu, bir ağıt. Belki de bir veda çeşidi. Arınma yolu. Bilmiyorum işte, söylemeden edemezsin. Seninle birlikte gömülmesine dayanamadığın şeyler. Çocuğun gibi, sakat çocuğun gibi, hiç yürüyememiş olan gibi. Gözlerinin olması gereken yerde kapalı yollar, küflü ekmek kırıntıları, örtülmüş perdeler arasından sızan sarı ışık, hiç açılmadan bozulmuş konserve kutuları. Çirkin. Ama tüm çirkinlikleri saklarken hayatın boyunca, bu defa; dolaşmış, iç içe geçmiş, karışmış saçları arasına ucuz bir kurdele takıp güneş altında yürüyüşe zorladığın birdenbire değere binen bir solukluk çirkinlik. Sana ait, göz gibi, el gibi, ciğer gibi, kas gibi sana ait, sende olan. Eninde sonunda yası tutulacak olan. Aynanın karşına geçip, ama bakmaya dayanamadan gözlerinin içine başka çarem yoktu, ışığım yoktu diye eninde sonunda sesli ya da sessiz çıkarılacak olan günah.

Henüz doğmayanı öldüren katil sayılır mı? Evet sayılır. Evet katilsin çünkü doğurmadın kendini. Yavaş yavaş çöktü miskinlik, sis gibi tüm yolların üstüne, yalnızca bir yol açık kaldı, dışı parlak kâğıtlarla kaplı taşlar serpilmiş bir yol. Şeker sanıp düştün peşine taşların, hiç aklına gelmedi sisler arasında başka yollarda olabileceği. Hiç aklına gelmedi, hiç yormadın kendini. Katilsin evet, ceplerin parlak kâğıtlara sarılı taşlar dolu. Artık uçamazsın.

Terk edilmiş bir bina değil insan, yaşıyor. Kapının önünde arkasında, her katta, pencere önlerinde nefes alıyor. Bilmediğim odalarının açılmayan kapılarının önünde şiirler okudum, şiir sevdiğini umdum. Bilmediğim her odanı kendi zevkimce doldurdum, kendi evim gibi rahat ettim içinde, senin içinde. Sen kapıyı açtın amaçsız, tanımadım, bilmediğim tozlar, adını duymadığım kitaplar. Duvarlarda boy boy tablolar. Hiç birini ben boyamadım. Sana ait bir ülke. Boğazımı yakıyor nefesim bazen. Geçmiş, elimin içinde bir bilye ama böyle giderse, gelecekte sanki diğer elimde camdan bir bilye, güneşe tutunca güzelleşen, yere düşünce kirlenen. Sırayla açılıyor günler, iskambil kartları gibi, hiç değişmiyor falcının yüzü. Kartlara bakıyor hep aynı gözlerle, iç çekiyor, arada bir yüzüme bakıyor, benim gözlerim kapanıyor, uyuyoruz birlikte. Önümüzde yarısı açılmış iskambil kartları, tamamının açılmasına kadar sabredemiyor uykumuz.
Şiir; her mısrası küçük bir adacık, salınıyor gökyüzünde, çarpınca bir buluta sallanıyor boşlukta sarkan kökleri. Düşüyor mavi köklerden kopan toprak parçaları ait olduğu yere doğru.

Kendimden arındırılmış gözlerle sana bakmak ne zor. Sen yavaş yavaş doğrulduğunda sahneye kendini örmek için, saçlarımın arasından, kazağımın kolundan tuğlalar beliriyor, küçük ve kırmızı, tutuşturmaya çalışıyorum eline. Senin bakışların yorgun, çaresiz hatta zamanla kızgın. Ağzına kadar tıka basa dolu bir odayı yeniden döşemeye çalışıyorum, kediler kıvrılmış halının üzerine yenisini örtüyorum, olmuyor, parçalıyor kediler. Anlıyorum senin var olduğunu, benim var olduğumu. Vazgeçmiyorum, hızla ortalığı kolaçan ediyor, çıkıyorum. Hemen yanı başına odanın, başka bir oda yapıyorum. Boş zeminin üzerine seriyorum halımı, halının üzerine yavaş yavaş diziyorum koltukları, duvarlarda tablo yok, duvarın kendisini boyuyorum. Birkaç yumuşak yastık atıyorum koltuklara, orada uyuyorum. Üzerimde miskinlik, cebimde parlak taşlar, kendi uydurduğum bir kanepede uyuyorum. Gelmiyor sesin.

Zamanla öğreniyor insan, sorun burada. Zamanla güçleniyor. Zamanı gelince dökülüyor kelimeler. Zamanı geldiğinde söyleniyor bazı sözler. Zamanı gelince. Öncesinde değil. Kapış kapış yok fiyatına gitti zamanlar, ne öğrenilebiliyor artık ne güçlenilebiliyor.

İçinde bulunduğun yerde kraliçe, papatya, çiğdem, rüzgâr. İçinde bulunduğun yerde, kendi renginde güzel. İnsanın kendini aynı renkte taşıyamaması ne kötü. Havasından mıdır suyundan mıdır yer değiştirdikçe kayboluyor insan bu topraklarda. Renkteki değişimi gördünüz mü? diye hayretle bağırıyor çocuklar. Korku renk değiştiriyor, düşen gölgesinde insanda renk değiştiriyor, tanınmaz oluyor, korkudan gülüyorum. Deliriyorum belki de. Korkumu tanımaz oluyorum, neden kaçtığımı unutuyorum, neden buradasınız diye soranlara bir yalan uyduruyorum. Ne güzel yeşil gözleri var yalanın âşık oluyorum. Peşinden koşuyorum. Unutuyorum çoğumu, kalanımı topluyor aşkınım içine serpiyorum, yeniden var oluyorum, ölümsüzleşiyorum. Unutuyorum kendimi. Saçlarına takılıyor ayaklarım, şaşırıyorum görünce seni, ben senin aşkınım diyorsun, tanımıyorum. Korkuyorum. Sıkmaktan morarttığım ellerini bırakıyorum, kan yeninden yayılmaya başlıyor parmaklarımın çekildiği yerlere, kendi rengini alıyor elin, ben üşüyorum. Dudaklarım morarıyor, ölüm şakıyor; bir kez daha yenildin. Aşklarım hepsi birer ölüm atlatma denemesi. Hepsi başarısız denemeler.

Çok komik, sanki yapılabilecek bir şey gidilecek başka bir yol var gibi. Yıldızları söndürmemenin bir yolu sonsuzluğun bir yolu. Karanlık denizlerde bir ışık, aysız gecede.
Kendi duvarına çarpınca insan, insanlığın sınırına yani, gözlerini kapatıp sessizce geçmesini bekliyor. Okyanusun içinde nefes alamayacaksın insan. Burası başka bir dünya.

Korku gölgesinde yetişen aşklar toplamaya gidiyoruz, gelen var mı? Tam mevsimidir şimdi.

Ne kadar uğraşırsam uğraşayım bir türlü söyleyemiyorum gerçeği, tam dilimin ucuna geliyor bir patika beliriyor, sapmadan edemiyorum. Sonu varmasa da bir yere patikanın, az biraz sapmış oluyorum.

Ya sandığından çok daha fazla zekiysek, ya gün gibi ortadaysa korkaklığın. İşte şimdi çelişen bir cümle; zamanı gelmeden yani alelacele ne alsan eline iğreti duruyor. Benimde hiç dokunmadan, uzaktan hasretle baktığım hiç kullanmadığım kelimeler var, henüz zamanı gelmediği için. Haddim olmadığı için. Korkak olduğum için. Evet korktuğum kelimeler var, bu çok doğal değil mi? Haddim değil.

( had, -ddi 1. Sınır, uç. 2. Derece: İnsan buna bir hadde kadar göz yumabilir. 3. İnsanın yetki ve değeri: Haddim değil. 4. mat. Terim. )

İnsanın kendi elinde terazi, ne kadar dürüst olabilirim ki ölçerken kendimi. Hangi ışıkta okumam gerekiyor beliren rakamları, bulunduğum yerden hep aynı sayı okunuyor. Hep aynı sonucu gösteren bir terazi. Bir bilene verilmeli.

ASO ve ASOD parkında toplanalım bir gece.
ASO (Açık sözlü olalım.)
ASOD (Açık sözlü olmayı deneyelim)

- Üstümde kocaman bir gölge şimdi ne desem yalan olur-

Ve toprakla aynı oldu rengi, artık onu kimse bulamazdı.
 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: