ÇAYDANLIK

Doğru Ahmet'in Bay Yanlış'la İmtihanı

Tunca Arıcan - 14 Eylül 2010


"12 Eylül" birden fazla talihsiz olayın tescillenmiş sıfatı olmuştur artık: 12 Eylül Darbesi, 12 Eylül Referandum Sonucu, 12 Eylül Türkiye Basketbol Milli Takımı Yenilgisi. Yıllar önce de, bu tarihin arifesinde, 11 Eylül'de, dünyanın sosyo-politik yapısı yerle bir olmuştu. Demek ki artık zaman "Düşer düşer kalkarız her Eylül'e isyan gibi" dizesini tekrar ve tekrar dillendirme zamanıdır. Aktif siyasetten koptuğumuz günden bize sunulan kendimizi ifade etme araçlarını, İnternet gibi, coşkuyla kullanmayı en iyi şekilde öğrendik, benimsedik. Fakat artık sanırım birbirimizle tanışma, uzlaşma yollarını çekip çıkartma ve sürekli olarak çuvaldızı kendimize batırma zamanı geldi. Hayalperest olmanın dayanılmaz hafifliği ve kaçınılmazlığını bırakmadan ama aynı zamanda aklıselim, gerçekçi ve etkin bir siyaset anlayışının hâkim olması üzerinden tekrar birbirimizle tartışmaya başlamalıyız. Ülkedeki ahval ve şerait artık kuramsal ya da ideolojik çatışmaların inceliğinde değil bildiğiniz ayak oyunlarıyla daha da betere yolculuk etmektedir. Meselemiz ayak oyunlarını kavrayabildiğimiz müddetçe elimizden geleni yapmaktır.

Yaklaşık on beş yıldır sosyal bilimlerle hem gönülden hem de akademik olarak ilgileniyorum. Hemen hemen her farklı ideolojik pozisyondan insanla "mangal" yakmışlığım var. Eninde sonunda elimde kalan sadece kitaplarım ve içlerinden doğamadığım küllerim oldu. Her bir tartışmanın verdiği haz ve bilginin hakkını yemem olası değil. Fakat artık etkin bir siyasette farklı olandan ortaklık çıkartmanın zamanının geldiğini de hep beraber görebiliyoruz. Sosyoloji eğitimi almaya başladığım ilk yıllarda çoğu zaman çevremizdeki insanları ideolojik sıfatlarıyla anımsardık: Marxist Ali, Kemalist Veli, Liberal Maria. Yüzlerini anımsatmak yerine "hani şu Ali var ya! Ha işte o Ortodoks olan evet O" cümlesini çok kullandık. Ama artık o insanların yüzlerini anımsayarak, gerçekçi çözümlere odaklı tartışmalar yapmanın gerekliliğine inanıyorum. Parçalanmışlığın artık zaten şu an gerçekleşmekte olan bir planın parçası olduğunu hepimizi gayet açık bir şekilde görebiliyoruz. Peki, neden hala gündelik hayatlarımızda parçalanmaya hizmet edecek davranışlarımızdan vazgeçemiyoruz? Bu soruyu kendime uzun yıllardır soruyorum. Ama şu da bir gerçek ki, o dönemde üsluplarımız tartışmaları tıkamadığı müddetçe iletişim kurabiliyorken şimdi git gide bir cephenin ardından birbirimize salla pati tırnaklar sallıyoruz. Hepimiz tedirginiz bu süreçten: Zenginlerin palazlandığı, muhafazakârlığın görünen, yaşanan olmaktan çıkıp saldırganlaştığı, milliyetçiliğin dışlayıcı, saldırgan bir hal aldığı, homofobi yüzünden birçok insanın öldürüldüğü, hırpalandığı, doğanın yerle bir edildiği, sanatın anlamının git gide silikleştiği, "seçkinciliğin" Cihangirizme dönüştüğü bir süreç. Artık makro-siyasetin yanında mikro-siyasetlerin uygulanma zamanı gelmiştir. Kendimizle başlayıp çevremizdeki tüm insanlara doğru yayılan bir siyaset anlayışı. "Neden milliyetçiyim?" "Muhafazakâr mıyım?" "Homofobik miyim?" Tüm benzer soruları kendimizce yanıtlayıp, tercih ettiğimiz siyasetin ne menem bir hadise olduğundan, altında yatan sebeplere kadar birçok konuyu önce bizatihi aydınlatmalıyız. Daha sonrasında "karşımdaki neden buna inanıyor?" sorusunu ortak bir dil kurarak anladıktan sonra masa başında çözüme ulaşmalıyız.

"Cehalet"in tanımı Türkiye'de artık değişmiştir. Eğitim-öğretim dediğinizde kimse unutmasın ki belki bir dehadan ya da bir kafatasçıdan dersler aldınız. Ama eninde sonunda belli bir yaşa geldiğinizde kendinizle baş başa kaldınız. Artık yapılan eylemleri "cahillikten" diye tanımlamak yerine başka açıklama yolları bulmak gerekmektedir. "Ben çok mu eğitimli ve akıllıyım?" "Tüm maddi olanaklarıyla kendini donatmış 'eğitimliler' ayakyollarını kavrıyor da neden 'cahiller' kavrayamıyor? Unutmamak gerekiyor ki, sorularımızı kestirme yollardan cevaplayarak anlayamayacağımız bir ülkede yaşıyoruz. Ufacık, kendine dönük, "samimiyetten" dem vuran camialarda gerçekleşenler talihsiz olaylar, tüm ülkede kelebek etkisiyle yankılanıyor: Kasırgalar çıkıyor, fırtınalar kopuyor. Bunları da artık "şişik ego sendromu" olarak tarif etmek yerine başka yollarla açıklamalıyız bence. Mikro-siyaset ile tüm iyimserliğimizi tekrar kazanabiliriz. Oy oranlarından önce kendi dönüşümümüz ve çevremizdekilerle neler yapabiliyoruz işte benim asıl feyz aldığım nokta bu. Bu dönüşümlerin adını illa siyasi koymak zorun değiliz. Beşeri bir dönüşüm diyelim; ardından gelecek olan kanat çırpışları ile zaten göreceğiz yolun ne tarafındayız. En nihayetinde bu dönüşümle beraber varacağımız nokta çok daha ince, rafine bir politik duruşun somutlaşması olacaktır. Mikro-siyaset bireyin depolitizasyonu değil tersine siyaseten kendinin etkin bir şekilde içinde var olduğu çoğullaşmayı, farklılıklardan rahatsız olmadan gerçekleştirebilen bireyin tekrar ve tekrar yeniden doğuşudur. Aynı zamanda, tüm siyasal temsiliyetlerin ayırtına vararak neyden bahsettiğimizi de anlamamız gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum. Öte yandan, "hoşgörü" kelimesinin hiyerarşik yan anlamlarını tartışmaya açmamızın da zamanı gelmiştir. Hoş gördüklerinin aslında nahoş olduğunu ileri sürmede, "Sen tanıdığım öteki Türklere benzemiyorsun" diyerek dolaylı ırkçılık sergileyen, bir ülkenin halklarını homojen bir kütle olarak gören Batılılardan farklılaşmayan bir hal vardır. Kısaca içimizdeki mikro-faşizmin tarih olması gerekmektedir (Ulus Baker'in o güzel anısına). 12 Eylül'ün asıl zaferi içimize soktuğu işte bu faşizmdir. Fakat işte hadise yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: "Ali Veli Maria, Siyahı beyazıyla iste bizim bu Dünya".

Unutmayalım ki; Bay Yanlış bizi sorularıyla yolun bu tarafında bırakmak istese de Doğru Ahmet'in maceraları hiç bitmez.

 



Tunca Arıcan
 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: