ÇAYDANLIK

Bu şarkı "alaylı" dedelerden "okullu" müzisyenlere...

Önder Çelik - 18 Temmuz 2014

Bastonlu bir metalciye nasıl selam verirsin bilmem ama,

Beatles'ı konuştuğumuz belediye parkı aklıma geldi. Güldüm.
"Bu yerlerde nasıl buldun da dinledin bunları amcacım!?" Kerli ferli bir Trabzonlu. Neme lazım; konuşurken nefes almayı unutur munutur; işin kötüsü hava da sıcak, bir şey olacak diye evhamlanıyorum içten içe. Devrimcilik yapmaya gittiğimiz günlerde rastlaştığım, bizim tarafın dedelerine benzemeyen, aklımca "Gorki"ye benzettiğim, işin doğrusu konuştukça arsız bir gitarist olduğunu da öğrendiğim "alaylı."

Bu şarkı

...Anlattı da anlattı.Ardı arkası gelmedi. Dinledim de dinledim. Eski, bandanalı sözlerine salladım başımı. Defalarca gözümü kırptım. Kaç kere bıyıklarımı ısırdım, düzelttim hatırlamıyorum. Sorsam, bahçede ki hıyarları sularken öteden seslenen komşusunu o kadar tanımaz. Alzheimerından müsadeli ezgileri mırıldandı biraz. Konuştum... Anlattı... Güldük. Saçlarına bağladığı ip epey bir aşınmıştı. Takma dişlerini zor zaptediyor. Aklına geldikçe orta parmağıyla kontrolünü sağlıyordu.

Bir vakit geçtikten sonra karşı kahveden aynı kuşaklılar geldi. Ellerini öpüyordum bir bir ki, biri istemeyerek "solcu adam el öpmez" dedi tok sesiyle. Dylancı amca da destek vermişti. İtiraz edenler de vardı içlerinde. İstemeden sohbete yön vermiş oldum. Yarım saat kadar devrimcilerin saygı gösterisinin bu olup olmadığını konuştuk.

"Saygıdan" diyordum ısrarla, Dylancı amca "gerek yok bunların hepsi genç zaten" dedi. Kahkahayı bastık peşine. Tontonlaştım ben de. Saçlarımın beyazladığını hissettim. Nefesi, diyaframdan mı yoksa ciğerden mi alsam karar veremedim uzunca bir süre. İstemeden elim dişlerime gitti. Bankın ucunda oturan amcanın bastonu kayıp yere düştü. Gülümsedim. Söz, bir ona, bir buna geçti. Zamanında ne yaman rockçı olduklarından söz ettiler. Beklemek zorunda olduğumu fark ediyorum. Laf lafı açıyor. Sessizliğim fark edilince, Beatles'ı unutup beni konuşmaya başlıyoruz...

***
Devletin dizlerimi ağrıtan sıraları ile dolu olan dört duvarları arasında aldığım eğitim süresince "formal mi olmalı informal mi?" sorusunu tartışa tartışa geçirdiğim üniversite yıllarında, sokak müziği yapan ya da aralarında tatmin oldukları, arkadaş gruplarının, icra ettkleri müziklerin sonrasında duyulan hazzın anlatılması gerektiğini düşündüm hep okullarda. Armonisiz yaptığın müziklerin bir işe yaramadığının anlatıldığı, dinlediğimde en çok onların zevk verdiği bir çatışmayla çizdim "içi dolu sapı var, çengeli var"ları. Sonra bir gün baktım ki metronomun ucu kaçmış. Atanamayan arkadaşları gördüğümde, "alaylı" olmaya karar verdim. Öyle basit bir ayrılış hikayesiymiş gibi görmemek gerek. Biriken çok şey var aslında. Dedelerin de payı vardır muhtemelen.

Bach'ın da Mozart'ın da ne büyük adam olduklarını anlatacak halim yok. İki yıllık gayretimle sıyrıldığım, "torpil"i kendime patlatmayarak girdiğim okulda, bilmem kaçıncı bölümlerini kendilerinin bile çalamadığı eserleri, akordu bozuk piyanolarda öğrenmeye çalışmanın kasveti engel oldu belki de. Bir ihtimal... Ya da fazla bilginin kibiri. Oturup üzülecek değilim. Böylesi daha güzel.

Bitireyim sözü. "Yapabiliyorum valla"; o diktelerin hepsini yazabiliyorum aslında. Armonileri çözebiliyorum da "alaylı" olacak kadar. Bildiğiniz üzere bitince de bir şey olduğu yok. Madem müzikle başladık ve sona müzikle geldik "Delikasap"ta yazarız, anlatırız. Üretmiş oluruz bir şekilde.

"Alaylı" dedelerin selamı var hepinize.

 

 



Yazılarımızı Facebook'tan takip etmek için: